Sanatçı olmak, kendini başka insanlara feda etmektir ve hatta bazen kendini bile düşünmekten aciz insanlara…
Sanatçı olabilmek, öncelikle insan olmayı ve insanların arasında olmayı gerektirir. Magazinsel safsatalara boğulup, kendini sanatçı ilan eden şarlatanları insanlarıma sunan baş şarlatanlara inat, bu yazımda sizlere “insan olma sanatı”nı icra eden değerli kişileri sunacağım.
İstanbul Beyefendisi
Metrobüsteyim… Oldukça kalabalık. Elimde gitarla ayakta duruyorum. Hemen yanımda elli yaşlarında bir beyefendi var. Elinde orta boy, ağır olduğu belli olan, bir saksı taşıyor. Hiç kimse yer vermedi ona; hiç kimseden de yer istemedi zaten. Başı dik bir şekilde, saksının içindeki çiçekle birlikte, halinden memnun görünüyor. Arada ona çarpan ya da onu itiştiren olursa dönüp nazikçe gülümsüyor.
Arkamızdaki koltuklardan biri boşaldı. Beyefendiye dönüp, gülümseyerek “Lütfen buyurun, oturun; sizin yükünüz ağır.” dedim. Daha fazla gülümseyerek “Rica ederim, hiç öyle şey olur mu?” dedi. Şaşırdım. Elimdeki gitarı gösterdi ve “Siz sanatçısınız; sizin yükünüz benimkinden daha ağır; siz ayaktayken bana oturmak yakışmaz.” dedi.
O an, gözlerim doldu, diyecek söz bulamadım.
Şimdi ise söylenecek tek söz var: Sanatların en güzeli: İnsan Olma Sanatı…
Dündar İncesu
Eminönü Halk Eğitim Merkezi’nde bir dönem Tilbe Saran’ın ve Kaya İlhan’ın derslerine katıldım. Öğrencilerin ortalama yaşı 20… Tilbe Saran oyunculuk dersine geçmeden önce yaratıcı drama etkinlikleri yapar. Biz yine böyle karışık yürüme, sarılma gibi ısınma oyunları oynarken, ekibe 35- 40 yaşlarında bir beyefendi katıldı. Bizimle birlikte yürüyor, zıplıyor, sarılıyor. İlk düşüncem şuydu “Demek ki tiyatro hep içinde kalmış, kalkmış bu yaşında eğitime başlamaya karar vermiş.” Bizler Tilbe Saran’ın mükemmel aktarımından hoşnut, gülüp duruyoruz; beyefendiyse hep ciddi. Tilbe Saran’ın ağzından çıkan her komutu anında uygulamaya başlıyor.
Kaya İlhan’ın Hereket Laboratuvarı’nda da gördüm onu. Bedenini esnetiyor. Eğiliyor, kalkıyor. Dans ediyor. Yine oldukça düzenli ve ciddi… Takdir ediyorum onu ve aynı zamanda da merak ediyorum, kim bu adam?
Evraklarım eksikmiş, beni müdüriyetten çağırmışlar. Gittim. Ne göreyim o beyefendi benden, gülümseyerek, evraklarımı istiyor. Meğer orada yöneticiymiş. Sonrasında gördüm ki tüm derslere diğer öğrencilerle birlikte, düzenli ve ciddi bir şekilde katılmaya devam ediyor. Böylelikle hem kendini geliştiriyor hem de işleyişi işin içinde takip ediyor. Bu yüzden her şey mükemmel gidiyor.
Eminönü Halk Eğitim Merkezi, köy enstitüsü ve halkevleri gibi, çok iyi işler yaptığı için hükümet tarafından depoya çevrildi! İnsanlarımız, bu olay karşısında da, üç maymunu oynadı. Ama o beyefendi hiç yılmadı, mücadelesine devam etti ve hala etmekte.
2009 yazında, Volkan Severcan Creative ve Şişli Belediyesi işbirliğiyle yapılan Oyunculuk Workshop’a katıldım. Oldukça iyi bir etkinlikti. Ücretsiz ve herkese açık oluşundan dolayı oldukça kalabalıktı. Ders arasında bir kişi gözüme ilişti, yüzümde bir gülümsemeyle ona doğru gittim, “Merhaba Dündar Hocam, burada ne yapıyorsunuz?” diye sordum. “Ne yapacağım, eğitimime devam ediyorum.” diye cevap verdi. Tüm derslerde gördüm onu; hep büyük bir ciddiyetle dersi dinliyordu.
Yine söylenecek söz bulamadım.
13 Eylül’de, Attila İlhan Kültür Merkezi’nin düzenlediği Erkan Yücel Etkinliği’ndeydim. Etkinlik Barış Manço Kültür Merkezi’nde… Burada en son izlediğim etkinlik bir fiyasko olan Bertolt Brecht Gecesi’ydi. AİKM’ye sonsuz teşekkür ediyorum; çünkü bir sanatçının tanıtıldığı etkinliğin ne kadar açık, düzenli ve keyifli olabileceğini gösterdiler. Kahkahalarla gülüp Erkan Yücel’i gerçekten tanımak çok güzeldi.
Yine bir kahkaha sırasında, ön sırada oturan birisi dikkatimi çekti. O beyefendi yine. Etkinlik sonunda “Merhaba Dündar Hocam, burada da siz…” dedim. “Tiyatro Kurultayı’nda göremedim seni” dedi. Oraya da gitmiş yani!
Eylemlerde de gördüm onu… Sonra durmadan oyun izliyor ve hemen oyun hakkında bir yazı yazıyor. Müzelere gidiyor, sergileri hiç kaçırmıyor. Festivalleri gözlemliyor. İnternette de hiç durmadan etkinliklerin tanıtımını yapıyor.
Bir kişi sadece oyunlarda oynuyorsa, oyuncudur. Sadece oyun yönetiyorsa, yönetmendir. Sadece yazı ya da oyun yazıyorsa, yazardır. Ama hem bunların hepsini yapıyor, hem de insanları aydınlatmak adına hiç durmadan çalışıyorsa, o sanatçıdır.
Bu sefer söyleyecek bir sözüm var:
Dündar İncesu, geleceği aydınlatan ışık topuna enerji sağlayan bir dinamo üzerinde koşan aydınlık savaşçısı… Ve biliyorum hep şöyle düşünüyor: “Ben koşmayı bırakırsam, geleceğimiz kararacak.”
Nihan Yığın
Nihan, Marmara Üniversitesi’nde yönettiğim drama ve tiyatro atölyesine öğrenci olarak katılmıştı. İlk yıl derslerini aksattığı için oyunda görev vermedim. İkinci yıl yine geldi. Canı istediği zaman derse geldiği ve çalışmalarını aksattığı için oyunda küçük bir rol verdim. Üçüncü yıl yine geldi, bütün derslere katıldı, bütün görevlerini yerine getirdi. Aziz Nesin’in Biraz Gelir Misiniz adlı oyununu sahneleyecektim. Nihan’a da Aşi rolünü verdim. Öyle güzel bir tip çıkardı ki, bayıldık!
Oyunun sahnelenmesine kısa bir süre kala babası rahatsızlandı. Nihan bunu bize hiç yansıtmadı. Ne zaman ki babası yoğun bakıma alındı, Nihan ilk kez provaya katılamayacağını bildirdi, biz o zaman babasının rahatsızlığını öğrendik. Genel provalara hiç aksatmadı ve üzüntüsünü çalışmalara hiç yansıtmadı. Ve bir gün babası vefat etti. Yine de Nihan oyuna çıktı ve seyircileri güldüren Aşi’ye can verdi…
Hep okumuş ya da dinlemiştim, bir yakını vefat edip de saatler sonra sahneye çıkanları… Bu sefer birebir örneğini gördüm.
Bu olaydan aylar önce özel hayatımdaki çıkmazlar yüzünden tiyatroya küsmüştüm ve iyice dağılmıştım. Sahneye çıktığımda toparlanamıyor ve bir türlü işimi yapamıyordum. Sahne de bana küsmüştü anlaşılan…
Nihan bana, her ne olursa olsun, sahneye çıktığımız anda, kendi hüzünlerimizin de sevinçlerimizin de sahne dışında kalması gerektiğini öğretti. Öyle ya, sahne üzerinde başka biri olmak, başka sorunları insanlara aktarmak ve en çok da sahne üzerinde kendini başka insanlara feda etmek gerekiyordu...
Yazınızı gerçekten çok beğendim. Bazen öyle anlar olur ki artık sanatçı olduğunuzu unutmaya başlarsınız ve sona yaklaştığınızı hissedersiniz. İşte toplumdan bir kişi ya da bir olay size sanatçı olduğunuzu öyle bir hatırlatır ki bu sefer daha yeni başlamış gibi büyük bir heyecanla yeniden sarılırsınız herşeye. Bu yazı beni çok etkiledi. Teşekkür ederim.